sergirehberi.com


SERGİ         SANATÇI         MEKAN
Tüm Sanatçılar Güncel Sergisi Olan Sanatçılar


Tayfun Erdoğmuş






SergiRehberi Arşivinden:
Güncel Sergi    Gelecek Sergi    Geçmiş Sergiler    Görseller

Kişisel Sergiler    Karma Sergiler    Metinler    Metin_detay    Metin_detay   
Özgeçmiş   


Ormanın ilkelliğine dönüş yolları - Ali Akay, 1996

Ormanın ilkelliğine dönüş yolları

Toprağın yerleşiklik ve göçebelikle bir ilintisi olduğunu hep duyarız. Göçebe toprak üzerinde yolları ve güzergahları bilen kimse, göçmen güzergahı başından belli olmayan, gittiği yere gittikten sonra yerleşikleşenler arasındandır. Ama orman adamının yurt ve toprakla ilişkisi daha başlamamıştır. Göçebeden de eski ve ilkeldir yabanıl orman adamı. Ağaçlarla ilintilidir. Vico'ya göre; Nuh'un gemisinden artakalanlar, tufandan sonra nesilden nesile tek başına ve yaban bir şekilde yaşamlarını ve insaniliklerini ormanlarda ağaçların dalları ve yaprakları altında sürdürmüşlerdir. Bunlar "dev" adamlardır. Anneleri tarafından terk edilmişler ve su arayarak, bilinçsiz, ailesiz yaşamlarını idame ettirirler. Endişeli, kaba saba ve fücur'vari bir yaşamları vardır. Ormanların içindeki ağaçların yapraklarının üzerindeki bir gökyüzünün varoluşunu asla hayal edemeyen bu adamlar bize bugün kuşku götürmez gibi gelen gerçekleri ancak soyut olarak anlayabilmekteydiler. Vico'ya göre Nuh'un Tufanından sonra iki yüzyıl geçti ve suyla kaplı dünya kurumaya başladı, günün birinde yeryüzünde yaşayanlar Tufan'dan beri ilk defa gök gürlediğini duydular ve şimşek çaktığını gördüler. Bu dev yaban insanlar gibi, hayvanlar da bu şimşek sayesinde kafalarını yukarı kaldırdılar ve gökyüzünü yeryüzünden gördüler. Bağırış çağırış ortalığı kapladı, gökyüzünde canlı bir organizmanın varolduğunu farkettiler. Bu yüzden de gökyüzüne Jüpiter adını verdiler. Dev adamların ilk Tanrı'sı Jüpiter oldu.

Vico'nun "Yeni Bilim" adlı kitabının bu hikayesini tersinden okumaya kalkarsak, Tayfun Erdoğmuş'un çalışmalarının anlamını anlayabiliriz. Kaba saba insanların kafalarını yukarı kaldırış gökyüzünü görmeleri gibi, Tayfun Erdoğmuş da eskilere giden bir yolculuğa kafasını yeryüzüne eğerek çıkıyor. Geçmiş zamanların kalıntılarını bilinçdışında bulmak istercesine yeryüzüne bakmaya ve bunu tuvallerinin üzerinde hissettirmeye çalışıyor. Medeniyetin maddiyatçılığının dışında malzemeleriyle uğraşmak istiyor; bir çeşit teknik arayışını gerçekleştirmeye çalışıyor işlerinde. Kendi içindeki sorunlarla boğuşurken hem boyayı ve boyanın tuval üzerine yayılışını terk ederek daha ilkel bir yönteme eğilmeye çalışıyor hem de duvara asılı olan ve tuval ile ilgisi olan işler gerçekleştirmekten de vazgeçemiyor. Öncelikle toprak, kil, mermer tozu, demir tozu gibi malzemelerle toprağın belleğini bulmaya çalışırken, topraktan daha derinlere doğru inerek, ağacın selülozunu sanatına malzeme olarak seçiyor. Bir bakıma topraktaki sınırların ve rölyeflerin araştırmasını göçebe-yerleşik bellekte ararken, daha sonra daha kolektif bir bilinçdışını sorun ederek, neredeyse masallar diyarı olarak kabul edilen ve masallarımıza hep konu olmuş ormanların ağaçlarıyla uğraşmaya başlıyor. Göçebelerin izlerinin peşindeyken ve medeniyetle birlikte Ur-devletin ortaya çıkmasıyla sınırları belli olan bir toprak parçasına gökyüzünden bakarak, o sınırların varlığını belirsizleştirmeye çalışırken; daha derinlere doğru gitmeyi arzuluyor. Boyayı asla tuval üzerine kullanılacak bir malzeme olarak görmüyor ve kumaş liflerini selülözle karıştırıp, kağıt hamurları gerçekleştiriyor. Elekten geçen bu kağıt hamurunu ise iki keçenin arasında presleyerek yüzeyinin malzemesini oluşturuyor. Ancak yeryüzünün belleğini beraberinde sürüklemekten vazgeçemiyor: Kumaş lifi ve kağıt hamurundan oluşan ve belirsiz renkleri dokuyan işlerine mermer ve taşlar yerleştiriyor, bunların üzerine ise gökyüzünden çekilmiş yeryüzü topraklarının resimlerini kolajlıyor. Bir yerde, toprağın belleği ile gökyüzünü göremeyen insanların yaşadıkları ormandaki ağaçların belleğini üst üste yerleştiriyor. Bütün bunlar ise bir tuval yüzeyine giydiriliyor. Yani; iki boyutlu yüzeyin üzerine tuval espasının sorunlarından biri olan üç boyutlu hacim espasını geçiriyor. Bu üç ve iki boyutluluk hem hacim estetiğini, hem de yüzey estetiğini dışlayan bir işlemi ortaya koyuyor. Hatta vücuda getiriyor; çünkü Tayfun Erdoğmuş'u ilgilendiren aynı zamanda bedenler: selülozun kağıt hamuru olarak bedenleşmesi ile taşların, mermerlerin üzerine yerleşen beden parçalarıyla yoğurulması sanatçının bedene verdiği önemi bize gösteriyor. Kulaklar ve ağızlar. İletişim aygıtları ve dinleme unsurları hep birlikte ilkel dönem ile şimdiki zamanın arasındaki kaybolan belleğin iletişimini kurmaya çalışıyor. Malzemeler birbirleriyle nasıl bir bileşime girerler ve aralarında nasıl bir iletişim mümkündür ki, bellek yeniden canlansın. Bu soru belki Tayfun Erdoğmuş'u ilk yapıtlarından beri uğraştıran bir soru; çünkü ilk yapmış olduğu işlerden biri de yine bir alana ait. Bir dini mekanın avlusunun tinselliğini yakalamaya çalışmış. Seküler dünyamızın içinde bir yerlerde gizli bir şekilde duran belleğin, tinin ortaya çıkarılması, belki de, sanatçıyı başından beri meşgul eden, kovalayan bir saplantı. Doğanın öncelikle coğrafi olduğunu keşfeden ve matematiği bulan Doğu'lulara karşın geometriyi bulan eski Yunan'a yakın bir yerde duruyor: 1.62'ye 1.30 boyutunu dörde bölerek tuvallerini hazırlıyor. Bu ayrı ayrı dikdörtgenler birbirleriyle ayrışık bir şekilde eşleşiyorlar, birbirlerine eklemleniyorlar ve birbirlerinden farklılaşarak ayrılıyorlar. Bu anlamda da bütün bir belleğin total bir biçimde birleştirilmesi arayışı içinde değil. Parçalardan bazılarını iletişime koymak arzusunda sadece; 65'e 81'lik dikdörtgenler birbirlerine eklemlendikçe tarihin belli anlarının belleğini, yeryüzünün belli enlem ve boylamlarında yaşayan topraklar şeklinde görmek mümkün. Ancak ölçüleri kağıt hamurları üzerinde verilmiş olan yeryüzü alanlarının birbirleriyle örtüşmesi, belki de dünya bu şeklini almadan evvelki oluşumlarına doğru bir yolculuğa hazırlıyor bizleri. Ancak bir bilim-kurgu anlatısında birleşelebilecek alanların haritasını sunuyor bizlere. Bu kurgusal haritalar, belki de içinde bulunduğumuz dünyanın devletlerinin enlem ve boylamlarının ne kadar yapay bir şekilde oluşturulduğunu anlatıyor bizlere. Ur-devletinden günümüze gelen aşamalar içinde, "zoraki ve tepeden inme" yollarla kurallaştırılmış sınırları kurgusal bir biçimde zorluyor Tayfun Erdoğmuş. Bu anlamda da, hem siyasi bir boyutun belleğini araştırıyor, hem de tuval yüzeyinin iki boyutluluğuna üç boyut ile cevap vererek estetik espas ile hesaplaşıyor.

Vico'nun dev adamlarının tersine; Tayfun Erdoğmuş, yeryüzünden gökyüzüne değil, ama gökyüzünden yeryüzüne bakıyor. Jüpiter' i Tanrı' laştıran ilkellerin (Batılı) tersine sanatçının yaratıcı gözüyle boyutları "insanileştiriyor"; büyübozumuna uğramış dünyanın içindeki tinselliğin "içkin" boyutlarını ararken yeniden bir ilahileştirmeye de karşı çıkıyor. Bunun için de, tarih ile ilgili olmaktan çok coğrafi haritalarla uğraşıyor. Kaybolan ormanların izlerinin arayışı içinde toplumsal ve sanatsal yolculuğuna çıkarken de işlerinin ve sanatının bilinçdışından gelen izlerini ortaya çıkarmaya çalışıyor. Belki de, bu yüzden Romalıların contemplari adını verdikleri gibi, yani; kahinlerin gökyüzündeki şimşeğin izlerini temaşa etme eyleminde olduğu şekliyle veya Yunanlıların teoremlerini oluşturdukları "temaşa edilecek ilahi imler"de olduğu gibi, Tayfun Erdoğmuş da tuvallerini temaşa edilecek bir düzenleme içinde sunmayı yeğliyor.

Ali Akay, 1996





Serginizi / Etkinliğinizi
burada duyurabilirsiniz...

sergirehberi@gmail.com




İletişim             Üyelik/Hizmetler             Gizlilik Politikası             Kullanıcı Sözleşmesi