sergirehberi.com


SERGİ         SANATÇI         MEKAN
Tüm Sanatçılar Güncel Sergisi Olan Sanatçılar


Ali Hadi Bara






SergiRehberi Arşivinden:
Güncel Sergi    Gelecek Sergi    Geçmiş Sergiler    Görseller

Metinler    Metin_detay    Özgeçmiş   


Ali Hadi Bara (1906- 1971)

Türk heykelinin öncü isimlerinden biri olan Ali Hâdi Bara, 9 Eylül 1906 tarihinde, ailesinin o sırada yaşamakta olduğu Tahran'da dünyaya gelmiştir. Babası Cafer Efendi Herat'lı bir aşiret ailesindendir ve oldukça genç bir yaşta ailesinden ayrılarak gemilerde çalışmaya başlamış, bu sırada Leh asıllı Bezmi Hanım ile tanışarak evlenmiştir. Cafer Efendi ve Bezmi Hanım 1900'lerin hemen başında yeni bir hayat kurmak üzere Tahran'a yerleşmişlerdir. Çocukları Mehmet Sadi ve Ali Hâdi, burada bulundukları sırada dünyaya gelmiştir. Aile, yaklaşık 1910 yılına kadar Tahran'da yaşamış daha sonra o sırada Osmanlı'nın başkentinde görevli bulunan Bezmi Hanım'ın babasının çağrısıyla İstanbul'a taşınmıştır. Ali Hâdi bu sırada henüz 4 yaşındadır.

İstanbul, 1910'lu yıllarda, siyasi ve ekonomik açılardan zor bir dönem geçirmektedir. Bu koşullarda Cafer Efendi ailesini geçindirmek için çeşitli işlerde çalışmıştır. Onun aynı zamanda tahtadan küçük heykeller yontma konusundaki ustalığı, Ali Hâdi'nin ileride bir heykel sanatçısı olma yönündeki tercihini biçimlendiren erken etmenlerden biridir. Ali Hâdi'nin ilerideki sanatçı kişiliğinin gelişimine etki edecek bir diğer unsur da, ailesinde farklı kültürlerin izlerini bulmuş olmasıdır. Annesi batı kültürünün babası ise doğu kültürünün kapılarını ona açmıştır. Ali Hâdi, çok sonra yaptığı anne ve babasını gösteren bir çiziminde onların nasıl farklı kültürel gelenekleri yaşattıklarını karikatürize etmektedir (Belge 1). Ailesinde yaşadığı bu kültürel zenginlik, dönemin İstanbul'u için de geçerlidir. Çocukluk ve ilk gençliğinin İstanbul'u, mimarisi, toplumsal yapısı ve yaşam gelenekleriyle ona zengin bir dünya sunmuştur.

Ali Hâdi, İlkokuldan sonra Kadıköy'de bulunan Saint Joseph'te eğitim almıştır. O yıllarda öğrencilerinin çoğu gayrimüslim Osmanlı vatandaşları olan bu Fransız okulu, İstanbul'da batılı tarzda, köklü bir eğitim veren sayılı okullardan biridir. Burada ayrıca; Fikret Mualla, Turgut Zaim, Edip Hakkı Köseoğlu gibi geleceğin diğer önemli sanatçılarıyla arkadaşlıklar kurmuştur. Sanat tutkusunun biçimlenmesinde bu okulda aldığı eğitimin ve kurduğu arkadaşlıkların da önemli bir yeri olmalıdır.

Nihayet bu tutku öyle bir boyuta gelmiştir ki, 1923 yılında, okulun 7. sınıfındayken, Saint Joseph'ten ayrılmış ve kaydını Sanayi-i Nefise Mektebi'ne almıştır. O yıllarda henüz bir akademi statüsünde olmayan bu okula kayıt yaptırmak için bir orta dereceli okul diplomasına gerek yoktur. Ne var ki, iki ay sonra, ekonomik nedenlerle okula ara vermek zorunda kalmış ve iki yıla yakın bir süre, o sıralar Fransızların idaresinde bulunan demiryolları işletmesinde çalışmaya başlamıştır. Bu, içindeki sanat tutkusunun giderek büyüdüğü bir dönemdir. Bir ömür boyu dost olarak kaldığı Zühtü Müridoğlu, o döneme şu şekilde tanıklık etmektedir:

"Ben 1924'te Akademiye girdiğimde Hâdi okulda yoktu. O günlerde Akademi Cağaloğlu'nda idi, akşamları, Eşref Üren, Turgut Zaim ve ben Karaköy'e dek yürür, Turgut'u Kadıköy'e uğurlardık. Çoğunluk Hâdi de gelirdi, hep coşkundu, elinde Fransızca bir dergi bulunur, orada okuduğu sanat olaylarını iletirdi bizlere. Turgut'la Hâdi çocukluk arkadaşı idiler, ikisi de Fransız okulunda okumuşlar, iyi aklımda kaldı ise Bahariye'de otururlardı. Komşu olduklarından vapurda buluşmayı huy edinmişlerdi, ama çok kez konuşmaya öylesine dalardık ki, onlar vapurlarını kaçırırlar, böylece sanat söyleşimiz yarım saat daha sürer giderdi." [1]

Ali Hâdi, nihayet 1925 yılında tekrar Akademi'ye dönmüştür. Bu sırada Cumhuriyet ilan edilmiş, Cumhuriyet'in coşkusu Ali Hâdi'nin sanat heyecanının bir parçası olmuştur. Güzel Sanatlar Akademisi'nde İhsan Özsoy atölyesinde natüralist çizgide bir eğitim almıştır. Ancak yeniliklere açık kişiliği onun daha öğrenciyken, okuduğu Fransızca dergilerden tanıdığı Rodin'in üslubuna yakınlık duymasına neden olmuştur. Bu sırada resim de yaptığı anlaşılmaktadır. 1926 yılındaki sekizinci ve 1927 yılındaki dokuzuncu Galatasaray sergilerine resimleriyle katılmıştır [2]. Bazı kaynaklar İtalyan Heykeltıraş Pietro Canonica'nın 1926- 1928 yılları arasında gerçekleştirdiği Taksim Cumhuriyet Anıtı'na Sabiha Bengitaş ile birlikte Ali Hâdi'nin de yardımcı olduklarını belirtmektedir. Eğitimi sırasında yeteneğiyle dikkat çeken Ali Hâdi, okuldan iki yıl içinde mezun olmuş ve üç yıllık yurt dışı bursunu kazanmıştır. Cumhuriyet hükümeti, genç sanatçı ve bilim adamlarına verdiği burslarla onlardan ülkelerine döndüklerinde Türkiye'nin çağdaş dünyanın gerekleri doğrultusunda gelişmesi için yararlanmayı hedeflemektedir. Genç sanatçı ve bilim insanları da bu sorumlulukla hareket etmektedirler. Ali Hâdi, bu sırada okuldan tanıdığı Bedia Hanım ile evlenmiş ve onunla birlikte 1927 yılında Paris'e gitmiştir (Belge 2). Kuşağının pek çok genç sanatçısı gibi, yeni kurulmuş Cumhuriyet'in kendilerinden neler beklediğinin ve bir misyonla burada bulunduğunun bilincindedir.

Paris, öncü sanatsal gelişmelerin yaşandığı ve aynı zamanda müzelerinde sanat tarihinin başyapıtlarının bulunduğu bir sanat merkezidir. Dünyanın dört bir yanından genç sanatçılar bu şehre gelerek çeşitli ustaların atölyelerinde eğitim almaktadırlar. Ali Hâdi, burada önce, Academie Julian'da Bouchard ve Landovski atölyelerinde eğitim almış, ancak sonra daha cesur işlere yönelebilmek için Despiau'nun atölyesine devam etmiş ve Bourdelle'in tavsiyelerinden yararlanmıştır. Saint Joseph'de Fransızca öğrenmiş olması onun için önemli bir avantaj olmalıdır. Bu sırada Paris'in sanat merkezi olan Montparnasse'da bir atölye kiralamıştır (Belge 3). 43 Boulevard Montparnasse adresi burada yaptığı bir resmin arkasında yazılıdır. Bu atölye olasılıkla Cemal Tollu ile paylaştığı bir otel odasıdır. Sanatçının bu dönemde yaptığı çok sayıda desen çalışması ve eskiz, atölye arkadaşının aynı yıllara tarihlenen örnekleriyle modellerin duruşları, saç kesimleri ya da yüz hatları gibi ayrıntılar açısından benzerlikler taşımaktadır. Ali Hâdi, ayrıca burada çok sayıda yağlıboya resim de üretmiştir. Paris'teki heykel çalışmalarının en önemlileri olan Bedia'nın Başı ve Havva onun bilinen en erken tarihli heykelleridir. Sanatçıyı, Havva'ya çalışırken modeli ile birlikte gösteren bir fotoğraf ilginç bir belge niteliği taşımaktadır (Belge 4). Ali Hâdi, daha bu çalışmalarında bile Türk heykelinin o zamana kadarki natüralist anlayışının ötesinde bir yaklaşımı ortaya koymuştur. Havva; Maillol ve Despiau'nun etkilerini göstermekle birlikte, son derece güçlü ve özgün bir çalışma olarak, figüratif Türk heykelinin gelişim çizgisinde bir dönüm noktasıdır.

Bununla birlikte Paris'te yaşanan öncü sanat gelişmelerine yabancı kalmıştır ve bu da çok sınırlı bir heykel geçmişi olan bir ülkeden gelen bir genç için gayet doğaldır. Zühtü Müridoğlu'nun Paris'teki o yıllarla ilgili bir anısı ilginçtir:

"Halil (Dikmen), Bedia ve Hâdi (Bara) ve de ben, büyük sergilerden birinde, Brancusi'nin kuşunu (L'oiseau dans l'espace) görmeye gittik. Söylentilere göre Brancusi yirmi yıl çalışmış bu yapıta. Enayileştik kaldık karşısında; biraz da alay ettik ya… Sonra anladık Brancusi'nin büyüklüğünü." [3]

Ali Hâdi, Paris'te bulunduğu dönemde, 1928 yılında Bedia'nın Başı ile Salon des Artistes Françaises'e ve 1929 yılında Havva ile Salon d'Autumne'a katılmıştır. Bu süreçte İtalya'ya kısa süreli bir ziyarette bulunduğu anlaşılmaktadır. 1929 tarihli Floransa resmi bu sırada yaptığı bir çalışmadır ve kendi kuşağının isimleriyle Türk resmine giren kübist- inşacı duyarlılığı yansıtmaktadır.

Genç sanatçı, 1930 yılında yurda dönmüş ve aynı yıl 23 Ağustos günü Akademi'ye asistan ve kütüphane memuru olarak atanmıştır. Aynı zamanda 1929 yılında kurulan Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği'ne katılmış ve bazı sergilerinde yer almıştır. Bu sergilerden en önemlisi Şubat 1931'de Beyoğlu'ndaki Moskovit salonunda açılan birliğin dördüncü sergisidir. Ali Hâdi, bu sergiye Paris'ten zorluklarla getirdiği Havva ile katılmıştır (Belge 5). Havva, serginin en dikkat çekici işlerinden birisi olmuştur. Bu sergide ayrıca Bedia'nın Başı ve sergi haberleri sayesinde sadece adını bildiğimiz Maarif Vekili Mustafa Necati Büstü ile birlikte Floransa resmini de sergilediği anlaşılmaktadır. Söz konusu resmin, sergi nedeniyle Vakit Gazetesi'nin sergiyi gezenler arasında düzenlediği yarışmada en çok oyu alarak birinciliği kazanmış olması da ilgi çekicidir.

Genç sanatçı, Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği'nin 1931 yılı sonunda eski Türk Ocağı binasında açtığı sergiye de katılmıştır. Burada da resimlerinin yer aldığı anlaşılmaktadır. Elif Naci'nin sergi ile ilgili eleştiri yazısı Ali Hâdi ile ilgili beklentileri açık bir şekilde ortaya koymaktadır:

"Hem ressamlıkta hem heykeltıraşlıkta aynı derecede büyük bir kabiliyet olduğuna iyman ettiğim Ali Hâdi Türkiyenin biricik heykel san'atkârıdır ve ben daima abidelerle, heykellerle süslemek istediğimiz memleketimizin onun eserlerinden mahrum oluşuna hayret etmişimdir." [4]

1932 yılında Ali Hâdi, yakın tarihin siyaset ve kültür yaşamında önemli yere sahip iki kişinin büstlerini çalışmıştır. Atatürk Büstü (Belge 6) ve Tevfik Fikret Büstü kişilik özelliklerinin başarıyla yansıtıldığı eserlerdir. Bu sırada Akademi'de kendinden yaşlı hocalarla yaşadığı anlaşmazlıklar nedeniyle bir süre görevinden uzaklaştırılmış fakat üç buçuk ay sonra tekrar görevine geri dönmüştür. 1933 yılında İhsan Özsoy'un emekli olmasıyla boşalan heykel atölyesinin başına Mahir Tomruk, ondan boşalan modelaj atölyesinin başına ise Ali Hâdi getirilmiştir. Sanatçı, aynı yıl Mareşal Fevzi Çakmak Büstü'nü çalışmıştır. Bu eser, Cumhuriyet'in onuncu yılı nedeniyle düzenlenen ve 1936 yılına kadar devam eden İnkılâp Sergisi'nin ilkinde yer almıştır. 1933 yılında ayrıca gerek sanatçının kariyerinde gerekse Türk anıt heykelciliğinde çok önemli bir yere sahip olan Adana Milli Kurtuluş Anıtı'na başlamıştır. Bu sanatçının ilk anıt çalışmasıdır.

Kurtuluş Savaşı'nda yaşanan kahramanlıkların ve Cumhuriyet devrim ve ülkülerinin, şehirlerin meydanlarına dikilecek anıt heykeller aracılığıyla toplumun belleğinde yer edinmesini isteyen hükümet, Türk heykeltıraşlarının yeterli teknik birikime sahip olmaması nedeniyle bu konuda 1926 yılından itibaren daha çok yabancı heykeltıraşlardan yararlanmıştır. Ancak, genç heykeltıraşlarımızın yurt dışından dönmeye başlaması ve anıt heykel alanında daha etkin olmak istemeleri ile 1930'lu yılların ilk yarısında bir geçiş dönemi yaşanmıştır. Bu dönemde anıt heykellerin yabancı sanatçılar tarafından gerçekleştirilmesi eleştiri konusu olmaya başlamış ve devletin Türk sanatçılarına güvenmesi gerekliliğinin altı çizilmiştir. Bu anlamda Ali Hâdi Bara (1934 yılında soyadı kanunu ile Bara soyadını almıştır) Adana Milli Kurtuluş Anıtı ile Türk sanatçıların fırsat verildiğinde bu alanda ne derece başarılı işler ortaya koyabileceklerini kanıtlamıştır. Gerçekten de bu tarihten sonra, yabancı heykeltıraşların anıt heykel uygulamaları giderek azalmıştır.

1936 yılında gerçekleştirdiği Gemlik Atatürk Heykeli ise, sanatçının ikinci anıt çalışması olarak önem taşımaktadır (Belge 7). Aynı yıl, Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği'nin yedinci sergisine katılmıştır. 1936- 1937 yıllarında bir Atatürk Büstü ile birlikte ikinci kez ünlü bir Türk edebiyatçısını konu aldığı Ahmet Rasim Büstü'nü gerçekleştirmiştir. 1937 yılında askerlik hizmetini yapmak üzere Yedek Subay Okulu'nda bulunurken okul komutanının görevlendirmesiyle Harbiye Atatürk Anıtı'nı gerçekleştirmiştir (Belge 8). Bu, sanatçının İstanbul'da gerçekleştirdiği ilk anıt heykel uygulamasıdır. Aynı yıl, Erzurum'da yapılması planlanan anıt projesine hazırladığı maket, yerli ve yabancı sanatçıların oluşturduğu bir jürinin seçimiyle birincilik ödülünü kazanmış ancak proje daha sonra uygulanmamıştır.

1937 yılına ait önemli bir çalışması Tors'tur. Ağustos 1937 yılında Akademi salonlarında düzenlenen Elli Yıllık Resim ve Heykel Sergisi'ne katılan Ali Hâdi Bara, 1938 yılında Nazilli Atatürk Heykeli'ni Müridoğlu ile birlikte gerçekleştirmiştir.

1939 yılında ilki düzenlenen Devlet Resim ve Heykel Sergisi'ne Tors ve Atatürk Başı ile katıldığı sergi ile ilgili dönemin basınında yer alan değerlendirme yazılarından izlenebilmektedir. Özellikle 1940'lı yıllarda sanat ortamının en önemli etkinliği olan bu sergilere 1941 ve 1942 yıllarında da katılmıştır. 1940 yılındaki ikinci sergiye; Çıplak Kadın, Erkek Torsu, Kadın Torsu ve Kadın Başı (M.T.) adlı eserlerle katıldığı sergi broşüründen anlaşılmaktadır. 1942 yılındaki üçüncü sergiye katılan heykellerinin bir kısmının yolda zarar gördüğü ise Bedri Rahmi'nin yazısında belirtilmektedir: "Zühtü'nün ve Hâdi'nin yolda kazaya uğrayan üç heykelini de bunlara ilave etsek bile yine heykeltıraşlarımızdan beklediğimiz verim karşısında değiliz." [5]

Ali Hâdi Bara, 1939 yılında, New York'taki Dünya Fuarı'nda sergilenmek üzere büyük boyutlu Atatürk Başı'nı yapmıştır. İkinci Dünya Savaşı yıllarının zor koşullarında sanatçı, 1943 yılında ikinci kez askere alınarak Sarıkamış'a gitmiştir. Oradan yolladığı, gerek uzun ve zorlu tren yolculuğu gerekse Sarıkamış'ta yaşadıkları ile ilgili resimli mektuplar, günümüze gelmiş diğer ilginç belgelerdir (Belge 9).

Bu süreçte 1941 yılından itibaren Zühtü Müridoğlu ile birlikte Beşiktaş'ta Barbaros Hayrettin Paşa'nın Türbesi yakınında bir meydan düzenlemesi ile birlikte ele alınan Barbaros Anıtı üzerinde çalışmaktadır. Bu anıtın kaide kısmındaki kabartmalar Müridoğlu'nun, figürler ise Hâdi Bara'nın üretimleridir. Anıt için ayrılan bütçe konusundaki sıkıntılardan, savaş yıllarında sanatçıların askere alınmasına kadar yaşanan bir takım zorluklara rağmen 25 Mart 1944'de Barbaros Anıtı açılmıştır. Anıtın açılışı ile ilgili haber Güzel Sanatlar Dergisi'nde şu şekilde yer almaktadır:

"Beşiktaş Barbaros Türbesi karşısında dikilen Barbaros anıtı 25 Mart 1944 günü on binlerce halkın iştirak ettiği büyük bir törenle açılmıştır. Tören milli şefimiz huzurlarıyla şereflendirilmiş ve anıtı örten bayrağın kurdelesini bizzat kesmişlerdir. Barbaros Anıtı heykeltıraş Zühtü Müridoğlu ve Hâdi Bara'nın müşterek çalışmalarıyla ortaya konulmuştur. Abide Hâdi Bara'nın hazırladığı makete göre yapılmıştır." [6]

Sanatçı, 1940'lı yılların ilk yarısında birçok çıplak figür heykeli çalışmıştır. Bunlar farklı duruşlarda, bazen hareket halinde figürün anatomisini ve ifadesini ortaya koyan eserlerdir. 1945- 46 yıllarına tarihlenen Berin Timuçin Başı ve Güzin Bara Başı sanatçının aile çevresinden kişileri ele aldığı eserlerdir. Aynı sıralarda yine Zühtü Müridoğlu ile birlikte Zonguldak Atlı Atatürk Anıtı ve Atlı İnönü Anıtı çalışmalarını yürütmüştür. Bu anıtların yapımında mekân uygun olduğu için Sultanahmet'teki çifte hamam kullanılmıştır (Belge 10).

Paris'ten döndükten sonra, 1930'lu yıllarda bir süre Taksim ve ardından Şişli'de yaşamış olan sanatçı kısa bir süre sonra İstanbul'un Anadolu yakasına Caddebostan'a taşınmıştır. Burada birkaç evde kirada kalmış ve 1946- 1947 yıllarında Plajyolu'nda kendi atölye- evini tamamlayarak oraya taşınmıştır (Belge 11). Ali Hâdi Bara'nın Plajyolu atölyesi farklı kuşaktan sanatçıların uğrak yeri olan bir sanat yuvası olmuştur.

Sanatçı, bu atölyesinde 1948 yılından itibaren ürettiği ve bir kısmını sadece fotoğrafları ile tanıdığımız işlerinde giderek bir figür soyutlamasına yönelmeye başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa ve A.B.D. sanatını etkisi altına alan soyut sanat, savaşın ardından batı sanat merkezleri ile ilişkileri artmaya başlayan Türk sanatçılarını da ilgilendirmiştir. Ali Hâdi Bara, 1950 yılına kadar Kadın Figürü, Dans, Sarılanlar, Figür, Rölyef gibi birçok çalışmasının yanı sıra bugüne ulaşmayan bazı eserleriyle soyuta geçiş dönemini tamamlamıştır. Bu süreci yaşamasında 1947'de Paris'e giden öğrencisi İlhan Koman ile kurduğu iletişimin de etkisi olmuştur.

Sanatçı 1949 yılında sanatta yaşanan son gelişmeleri yakından izlemek üzere Paris'e gitmiştir (Belge 12). Bu ikinci Paris ziyareti sanatındaki değişim sürecine kesin bir yön vermiş olmalıdır. 1950 yılından itibaren non- figüratif çalışmalara ağırlık vermiştir. Sanatındaki bu değişimi şu şekilde temellendirmektedir: "1948'e kadar figüratif heykel yaptım. Doğayı her biri soyut olan biçimlerin birleşmesidir diye anlayınca bu görüş içinde aramalar yaptım." [7] Ali Hâdi Bara'nın 1950'li yılların hemen başına tarihlendirilebilecek non- figüratif çalışmaları arasında Boşlukta Sürekli Biçim, Değişebilir Heykel, Tektonik, Boş- Dolu sayılabilir.

Bu süreçte, o zamana kadar Belling'in yönetiminde bulunan heykel atölyeleri ikiye ayrılmış ve bu atölyelerden birinin başına Müridoğlu ile birlikte getirilmiştir. Modern heykelin büyük ustalarından biri olan Belling, 1936 yılının sonunda Türkiye'ye gelmiştir. Onunla mesleki olarak aynı ortamı paylaşmak Bara için önemli olmuş olmalıdır. Ali Hâdi Bara, 1951- 1953 yılları arasında Anıtkabir çalışmalarına katkıda bulunmuştur. 1953 yılında Boş- Dolu ile Londra Çağdaş Sanatlar Enstitüsü'nün düzenlediği Bilinmeyen Siyasi Mahkûma Anıt yarışmasına katılmıştır. Bu yıllarda, Plajyolu'ndaki atölyesinde sürdürdüğü çalışmaları giderek yeni anlatım biçimlerine ulaşmaktadır.

1950'lerin ortalarına doğru sanatçı sac malzeme kullanarak bazı arayışlara girmiştir. Bunun sonucunda 1954 yılında ilk demir heykellerini üretmeye başlamıştır. Eylül 1954'te İstanbul'da düzenlenen Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Kongresi kapsamındaki Türk Resim ve Heykel Sergisi'ne demir levhalarla yaptığı heykellerle katılmıştır. Birbirini kesen yalın, geometrik ve boşluklu düzlemlerle, akılcı bir kurguya yer verdiği bu heykelleri için Bara şu ifadeleri kullanmıştır: "Bu levhaların kompozisyonu ile mekân içindeki doluluk, boşluk; mekânı hapsetme problemlerine girmiş oldum." [8]

Bara, ele aldığı yeni malzemenin coşkusunu ve olanaklarını Akademi'deki eğitim sisteminin içinde de değerlendirmek istemiş ve 1952- 55 yılları arasında burada bir metal atölyesi kurulmasına katkı sağlamıştır. Bu sırada özellikle üzerinde durduğu konu; mimari, resim ve heykelin tek bir plastik bütüne, mimarinin bünyesinde ulaştırılmasıdır. 1952 yılında Paris'te Andre Bloc öncülüğünde kurulan Groupe Espace'ın ortaya koyduğu bu düşünceler Ali Hâdi Bara, İlhan Koman ve mimar Tarık Carım tarafından 1955 yılı Ocak ayında kurulan Türk Grup Espas'ın kuramsal çalışmalarına temel oluşturmuştur. Fikirlerini "Plastik Sanatların Sentezi" başlıklı yazıda toplayıp, Fransa'ya aynı düşünceleri taşıyan topluluğun başkanı Andre Bloc'a yollamışlardır. Bu bildiri, grubun genel kurulunda okunmuş ve Architecture d'Aujord'hui dergisinde yayınlanmıştır. Bara, kuramsal çalışmaların yoğun olduğu bu süreçte plastik sanatların sentezi doğrultusunda bazı çok renkli demir heykeller, duvar heykelleri ve duvar resimleri üretmiştir.

Nisan 1955'te Fransız Başkonsolosluğu galerisinde, kültür müşavirliği tarafından, Paris atölyelerinde çalışmış Akademi hocalarının eserlerinden oluşan bir resim ve heykel sergisi düzenlenmiştir. Sergiye ressam Nurullah Berk, Sabri Berkel, Cevat Dereli, Halil Dikmen, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Neşet Günal, Zeki Faik İzer, Cemal Tollu ve heykeltıraş Hâdi Bara, İlhan Koman ve Zühtü Müridoğlu katılmıştır. Bu sergide Bara'nın espas düşüncesi ile açık hava için yapılmış demir heykelleri yer almıştır. Fakat bu eserler sergi salonunun loş ışığında özelliklerini kaybetmiş olarak değerlendirmişlerdir. Ayrıca bu sergi için sanatçılara verilen davetiyelerde yer alan "Türkiye'de Paris ekolünü temsil eden Akademi öğretim üyeleri" ibaresi Hâdi Bara ve diğer bazı sanatçılar tarafından tepkiyle karşılanmıştır.

Sanatçı, 1956- 1957 yıllarında Plajyolu atölyesinden ayrılarak Kandilli'deki atölyeye taşınmıştır. Bu atölye- ev yenilenirken, plastik sanatların sentezi doğrultusunda düzenlenmesi bir proje olarak gündeme gelmiş ancak uygulanamamıştır. Bara'nın Kandilli atölyesi de sanatçıların buluşma mekânı olmuştur. Kandilli'deki bu yalının kayıkhanesini atölye olarak kullanmıştır. Burası Plajyolu'ndaki atölye kadar iyi ışıklandırması olan bir yer değildir, sadece deniz tarafından ışık almaktadır. (Belge 13)

Bara, 1954- 1956 yıllarında mimar Zeki Sayar'ın çıkarttığı Arkitekt dergisinde özellikle plastik sanatların sentezi üzerine yoğunlaşan yazılar yazmıştır.

1956 yılında Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu onayıyla Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman anısına birer anıt heykel dikmek için uluslararası sınırlı yarışma açılması kararlaştırılmıştır. Bu projenin gerçekleştirilmesi için hazırlanan kapsamlı raporda, 20. yüzyılın büyük sanatçılarının dâhil olduğu bir liste oluşturulmuştur. Daha sonra ertelenen bu projede yarışmaya dâhil edilen Türk sanatçıları arasında Hâdi Bara da yer almaktadır.

Sanatçı, 1956 yılında 28. Venedik Bienali'ne iki demir heykel ile katılmıştır. 1895 yılında ilki düzenlenen Venedik Bienali uluslararası nitelikte ve sanat dünyasının önde gelen etkinliklerinden biridir. Bara, bu bienale 1958 yılında da iki demir heykelle katılmış ve 4 Ağustos 1958 tarihinde yolladığı bir karttan anlaşıldığına göre bienal sırasında bizzat Venedik'te bulunmuştur.

Ancak onun sanat kariyerinde uluslararası anlamda en dikkat çekici gelişme 1957 yılında yaşanmıştır. 4. Sao Paolo Bienali'nde eserleri büyük beğeni kazanan Bara, birincilik ödülünü bazı politik nedenlerle ve sanat geçmişi ve oluşumu hakkında yeterli bilgi olmadığı iddiasıyla kazanamamıştır. Bunun üzerine bu kararı protesto eden ve içlerinde mimar, heykeltıraş, ressam, sanat eleştirmeni, grafik sanatçısı, gravürcü olmak üzere toplam on yedi Brezilyalı ve Uruguaylı sanatçı, imzalarının bulunduğu bir yazıyla Hâdi Bara'ya başarılı çalışmalarından ötürü takdir ve teşekkürlerini iletmişlerdir (Belge 14 ve 15).

Sanat üretimi açısından yoğun geçen 1950'li yıllar, Bara'nın sağlık sorunlarının da başladığı bir dönemdir. 1958'de Sadi Öziş'le birlikte hastalığının teşhisi için Londra'ya gitmişlerdir. Önce Venedik ardından Paris ve nihayet Brüksel Fuarı'nı gezmek üzere Brüksel'e uğramışlardır. Londra'da bacak damarlarında tıkanıklık teşhis edilmiştir. Bu bir iki aylık geziden sonra yurda dönmüşlerdir.

Bu yıllarda Sadi Öziş ve Ömer Uluç'la birlikte Balıkesir Atatürk Meydanı düzenlemesi için açılan yarışmaya katılmıştır. Yarışmada birincilik ödülüne layık eser bulunamamış ancak hazırladıkları proje ile ikincilik ödülünü almışlardır. Sadi Öziş, bu projeyi, etrafında fonksiyonel binalarıyla düzenlenmiş bir merasim alanı olarak tanımlamaktadır. Anıt zafer takı formunda, ortada büyük bir küre şeklinde tasarlanmıştır. Altta camdan büyük bir platform vardır. Bu platform devamlı ışık yanabilecek şekilde düzenlenmiştir.

1959 yılında Londra'da bacak damarlarından ameliyat olmuş, fakat daha sonra sağlığına dikkat etmediği için yeniden rahatsızlanmıştır. 1960'lı yıllarda sağlığı giderek bozulmaya başlamıştır.

Eylül- Aralık ayları arasında düzenlenen 1961'deki 6. Sao Paolo Bienali'ne beş adet demir heykelle katılmıştır. Aynı yıl, Paris Rodin Müzesi 2. Çağdaş Uluslararası Heykel Sergisi'nde eserleriyle yer almıştır. 18 Kasım 1964'te Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki görevinden kendi isteğiyle emekli olmuştur. 34 yıl hizmet verdiği, çok sayıda öğrenci yetiştirdiği bu kuruma her zaman bağlı olmuştur. Akademideki görevinden emekli olmasına rağmen sık sık atölyeyi ziyaret etmektedir. Aynı şekilde çalışmalarına devam etmekte ve evindeki sanat ortamını korumaktadır.

1966'da bir kez daha Paris Rodin Müzesi'nin Uluslararası Heykel Sergisi'ne katılmış olan sanatçı, 1960'ların ikinci yarısında demir levhalarla çalışmayı bırakmış ve yeni arayışlara yönelmiştir. Bunlar arasında Organik Form adındaki iki adet çalışma organik biçimlerin olanaklarını araştırdığı soyut işler olarak dikkat çekmektedir. Aynı döneme ait Kompozisyon ise kitlesel geometrik bir bünye olarak ortaya çıkmaktadır.

Yaşamının son yıllarına ait çalışmaları ise, onun dünyadaki gelişmelere, yeniliklere her zaman açık olan sanatçı kişiliğinin birer ifadesi olarak önem kazanmaktadırlar. 1960'lı yıllarda insanlığın uzayda yaptığı keşifler onun küre, koni gibi yalın geometrik biçimlerle oluşturduğu Feza Çağı ve Koni gibi çalışmalarına kaynak oluşturmuştur.

1970 yılında iki kez üst üste felç geçirmiştir. Sağlık durumu iyice bozulmuş ve 30 Ağustos 1971'de hayata veda etmiştir. Böylece sanat dolu yaşamı sona ermiştir, ancak; anıtları, müzedeki eserleri ve yetiştirdiği çok sayıda öğrenciyle Ali Hâdi Bara, bugün Türk sanatı içerisindeki ayrıcalıklı yerini almıştır.


[1] MÜRİDOĞLU, Zühtü; Zühtü Müridoğlu Kitabı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Mart 1992, s. 66
[2] ŞERİFOĞLU, Ömer Faruk (yayına hazırlayan); Galatasaray Sergileri (1916- 1951), Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, Mayıs 2003, s.55, 57
[3] MÜRİDOĞLU, Zühtü; a.g.e., s.102
[4] Elif Naci; "Müstakillerin Sergisi", Muhit Dergisi, Kanunievvel 1931, s.75
[5] EYÜBOĞLU, Bedri Rahmi; "Üçüncü Devlet Resim ve Heykel Sergisi", Ülkü, 1 Birinci Kanun 1941, C.1, S.5, s.16
[6] "Barbaros Anıtı", Güzel Sanatlar Dergisi, 1944, S.5, s. 177
[7] ELİBAL, Gültekin; Atatürk ve Resim Heykel, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 1973, s. 237
[8] Yukarıda a.g.e., s.238



Serginizi buradan duyurabilirsiniz...
sergirehberi@gmail.com




İletişim             Üyelik/Hizmetler             Gizlilik Politikası             Kullanıcı Sözleşmesi